Danıştay Kararı - İDDK. (E. 2018/4437)
Danıştay Kararı - İDDK., E. 2018/4437 K. 2020/788 T. 4.5.2020
İSTEMİN KONUSU: Danıştay Onbeşinci Dairesinin 21/03/2018 tarih ve E:2014/10178, K:2018/2789 sayılı kararının aleyhlerine olan kısımlarının temyizen incelenerek bozulması taraflarca karşılıklı olarak istenilmektedir.
YARGILAMA SÜRECİ:
Dava konusu istem:27/10/2014 tarih ve 29158 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Yönetmeliği'nin ekleriyle birlikte tamamının iptali istenilmiştir.
Daire kararının özeti: Danıştay Onbeşinci Dairesinin 21/03/2018 tarih ve E:2014/10178, K:2018/2789sayılı kararıyla;
663 sayılı Sağlık Bakanlığı ve Bağlı Kuruluşlarının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin 8. maddesinin 1. fıkrasının (c) bendinde,"Kamu ve özel hukuk tüzel kişileri ile gerçek kişilere ait sağlık kurum ve kuruluşlarına izin vermek ve ruhsatlandırmak, bu izin ve ruhsatları gerektiğinde süreli veya süresiz iptal etmek.", (ğ) bendinde,"Geleneksel, tamamlayıcı ve alternatif tıp uygulamaları ile ilgili düzenleme yapmak ve sağlık beyanı ile yapılacak her türlü uygulamalara izin vermek ve denetlemek, düzenleme ve izinlere aykırı faaliyetleri ve tanıtımları durdurmak.", (o) bendinde, "İlgili kuruluşlarla işbirliği yaparak sağlık mesleklerinin standartlarını belirlemek, eğitim müfredatlarının kanıta dayalı olarak güncellenmesini ve geliştirilmesini sağlamak, sağlık meslek mensuplarının sertifikasyonu ile ilgili işleri yapmak veya yaptırmak."görevlerinin Sağlık Bakanlığı Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğünün görevleri arasında sayıldığı ve aynı Kanun Hükmünde Kararname'nin 40. maddesinde de; Bakanlık ve bağlı kuruluşların görev, yetki ve sorumluluk alanına giren ve önceden kanunla düzenlenmiş konularda idarî düzenlemeler yapabilecekleri hükmüne yer verildiği,
1219 sayılı Kanun'un Ek 13. maddesinde, tabipler ve diş tabipleri dışındaki sağlık meslek mensuplarının, hastalıklarla ilgili doğrudan teşhiste bulunarak tedavi planlayamayacağı ve reçete yazamayacağı; tabiplerce veya tabiplerin yönlendirmesiyle ilgili sağlık meslek mensubu tarafından uygulanmak şartıyla insan sağlığına yönelik geleneksel/tamamlayıcı tedavi yöntemlerinin alanlarının, tanımlarının, şartlarının ve uygulama usul ve esaslarının Sağlık Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle düzenleneceği hükmünün yer aldığı,
Anılan Kanun hükmümlerine istinaden hazırlanan Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Yönetmeliği'nin 27/10/2014 tarih ve 29158 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe konulduğu,
Dava konusu Yönetmeliğin, 4. maddesinin 1. fıkrasında; Bakanlık, Bilim Komisyonu, Genel Müdürlük, Müdürlük, sağlık kuruluşu, sertifikalı tabip, sertifikalı diş tabibi, uygulama, uygulama merkezi ve ünite tanımlarının yapıldığı,
Yönetmeliğin 5. maddesinde;Yönetmelik'te öngörülen uygulamalar, uygulamaları yapacak kişiler, ünite ve uygulama merkezlerinin standartları ile ilgili görüş vermek üzere, Bakanlıkça Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Bilim Komisyonunun oluşturulacağı kuralına yer verildiği ve bilim komisyonunun kimlerden teşekkül edeceği, çalışma usulü ve görevlerinin ise Yönetmeliğin 6. ve 7. maddelerinde düzenlendiği,
Davacı tarafından, dava konusu düzenlemede bahsolunan uygulamaların tıp biliminin ışığı altında disipline edilebilmesi için bilimsel bir komisyonun oluşturularak ve söz konusu komisyonun görüşleri doğrultusunda işlemlerin yürütülmesi gerektiği, bu bağlamda, bilimsel bir kuruldan bahsedebilmek için belirli ölçütler üzerinden seçilen ve konu ile ilgili çalışması olan, özerk bir kurulun varlığından söz etmenin lazım geldiği, ancak, Yönetmelik'te yer alan komisyonun nitelik ve yeterlilik açısından bilimsel yapı ve özerkliğe sahip olmadığı ileri sürülerek düzenlemenin iptalinin istenildiği, davalı idare tarafından ise Bilimsel Komisyon üyelerinin, modern tıp içerisindeki her disiplinde özellikle akademik titri olan ve kendi alanında bilimsel çalışmalarda aktif olarak görev yapan öğretim üyelerinden seçildiği, ihtiyaç duyulan konularda çalışma yapmak üzere alt komisyonlar kurulmasının öngörüldüğü, dolayısıyla anılan komisyonun nitelik ve yeterlilik bakımından bilimsel vasfı haiz olduğunun savunulduğu,
Dava konusu Yönetmelik hükümleri bir bütün olarak değerlendirildiğinde, geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamaları, bu uygulamaları yapacak kişiler, ünite ve uygulama merkezlerinin standartları ile ilgili görüş vermek üzere oluşturulan Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Bilim Komisyonun, ilgili alanlarda bilimsel çalışması bulunan üniversite öğretim üyesi veya Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumuna bağlı eğitim ve araştırma hastanelerinde uzmanlık eğitimi verme yetkisine sahip tabipler arasından seçilecek üç üye, eczacılık fakültelerinin farmakognozi alanından bir üye, tıp fakültelerinin farmakoloji alanından bir üye, sertifikalı iki tabip üye, öğretim üyesi veya eğitim görevlisi tıbbi onkoloji uzmanı bir üye, tıbbi etik veya tıp tarihi ve deontoloji alanlarında uzmanlık veya doktora eğitimi almış bir üyeden teşekkül ettiği ve bu yönüyle bilimsel niteliği haiz olduğu anlaşıldığından, anılan düzenlemede hukuka aykırılık bulunmadığı,
Öte yandan davacı tarafından, mevzuat taslak çalışma ve toplantılarına Birlik ve tıpta uzmanlık derneklerinin çağrılmamasının hukuka aykırı olduğu, dava konusu düzenlemenin oluşturuluş yönteminin, tıp biliminin gerektirdiği çalışmalar yapılmadan hazırlanmış olması, temel hak ve özgürlükleri ihlal etmesi sebebiyle kamu yararı gerçekleştirmekten uzak olduğu, söz konusu Yönetmeliğin, hekimlik mesleğini, bilimsel tıbbın gelişimini, toplumun sağlık hakkını ve sağlık hizmetine erişim hakkını ciddi bir biçimde etkileyeceği, Anayasa'nın 135. maddesi uyarınca kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşu olan Birliğin mesleğin menfaatini ve toplumun yararını gözetme yükümlülüğü karşısında görüşünün alınmasının gerekli olduğu, idarenin düzenleme yaparken, Dünya Sağlık Örgütünün konu hakkında yayımladığı 2014-2023 stratejisini, Avrupa Birliği ülkelerinden 12 ülkeden 16 enstitünün yer aldığı "Cambrella Projesi" raporlarını, Amerikan Ulusal Sağlık Enstitüsü çalışmalarını dikkate aldığını belirttiği; ancak bahsolunançalışmaların tamamlanmamış çalışmalar olduğu, başka ülkelerde konuyla ilgili mevzuatın bulunmasının bu uygulamaların bilimsel açıdan etkin ve güvenilir olduğunu göstermediği, geleneksel ve tamamlayıcı tıp yöntemlerinin etkilerinin ortaya konulamadığı, uygulamaların zararlı olup olmadığı hususunun bilinmediği, yeni uygulamaların bir bilimsel araştırma ürünü olması gerektiği, kanıta dayalı araştırma yapılması gerekirken dava konusu Yönetmelikte yer alan uygulamalar için böyle bir araştırmanın söz konusu olmadığı, dolayısıyla bilimsel süreçten geçmeyen uygulamaların insan bedeni üzerinde yapılmasının Türk Ceza Kanunu'na göre suç teşkil edeceği ileri sürülerek düzenlemenin iptalinin istenildiği,
Davalı idarenin savunmasından, dava konusu düzenleme öncesinde Dünya Sağlık Örgütünün bu konuda belirlediği hedefin benimsenerek Avrupa Birliği ülkelerindeki geleneksel, tamamlayıcı ve alternatif tıp uygulamalarının yasal durumunun incelendiği, Yönetmelik taslağının internet ortamında paylaşılarak toplumun tüm sağlık paydaşlarının ve ilgililerin görüş ve önerilerine açıldığı, meslek kuruluşlarına da görüş bildirme imkanı tanındığı ve gelen geri bildirimlerin ve cevapların, belirli uluslararası kuruluşlar ve Yükseköğretim Kuruluna bağlı üniversite rektörleri, tıp fakültesi ve eczacılık fakültesi dekanları, kamuya bağlı taşra sağlık kuruluşları yöneticileri, Avrupa ve Asya'da bu konu ile ilgili hekimler tarafından değerlendirilmesi sonucunda düzenlemenin tamamlandığı, Türkiye'de geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamalarının yaygınlık ve kullanım oranlarını ölçüm amaçlı olarak 7 bölge ve 14 şehirde, Hacettepe Üniversitesi Etik Kurulunun onayı ile yaptırılan anket çalışmasının sonuçlarına göre geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamalarının genel kullanım oranının %60 olduğu, bu kullanım oranları içerisinde uygulayıcıların %79,5'lik kısmının sağlık çalışanı olmadığı ve uygulamaların %75.9'unun ev ortamında yapıldığının tespit edildiği, bu sonuçların, ehil olmayan kişiler tarafından denetimsiz bir şekilde yapılan uygulamaların önüne geçilip ivedilikle hukukî düzenlemelerin yapılması gerekliliğini ortaya koyduğu, dolayısıyla Yönetmeliğin kötü uygulamaları ve suiistimali önlemeye yönelik olduğu ve hazırlanmasında kamu yararının ön plana alındığı, uzman olmayan kişilerce ilaç tanıtımı yapıldığı ve çeşitli şekillerde satışların gerçekleştirildiği, halk sağlığının ciddi bir risk ve tehlike altında olduğu, modern tıbbın dışındaki yöntemler olarak tarif edilebilecek tıp uygulamalarının yapılmasına olanak tanınırken her türlü bilimsel çalışma ve kanıta dayalılığın göz önünde bulundurulduğu, Yönetmelik çalışmaları dahilinde mevcut bilimsel veri tabanlarından uygulama dalları ile ilgili bilimsel literatür taraması yapıldığı, Yönetmelik'te yayımlanmış veya yayımlanması gerektiği düşünülen tüm uygulamaların bilimin süzgecinden geçirildikten sonra Bakanlıkça değerlendirilebileceği, 6519 sayılı Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı Kurulması ve Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'da yer alan 6 enstitüden bir tanesinin de Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Enstitüsü olduğu, bilimsel çalışmaların bu Enstitü, eğitim ve araştırma hastaneleri ve üniversiteler tarafından yürütüldüğü, geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamalarının temel vasfının 'tamamlayıcı'' olduğu, insan üzerinde deney çalışması olarak nitelendirilemeyeceği, uygulamaların insan hayatının ve sağlığının korunmasını güvence altına alan üst hukuk normlarının tamamına bağlı kalmak ve bu normlara uygun olmak kaydıyla uygulandığı, modern tıbbın yerine değil onu destekleyici olarak kullanıldığı anlaşıldığından dava konusu düzenlemede bu yönüyle hukuka aykırılık bulunmadığı,
Yönetmeliğin 8. maddesinde,Yönetmelik kapsamındaki uygulamalarla ilgili bir takım genel esasların belirlendiği, bahse konu düzenlemenin incelenmesinden; uygulamaların, bu Yönetmelik'te belirlenen alanlarla sınırlı olduğu, Bilim Komisyonunun uygulamaların bilimsel kanıtlarını inceleyerek kişilere uygulanıp uygulanmayacağı ve uygun görülenlerden hangilerinin ünite veya uygulama merkezinde uygulanabileceği hususunda Bakanlığa görüş vereceği, Yönetmelik ekinde bulunmayan uygulamalara yönelik araştırmaların, 13/04/2013 tarih ve 28617 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan İlaç ve Biyolojik Ürünlerin Klinik Araştırmaları Hakkında Yönetmelik hükümlerine tabi olduğu, uygulamaların, hastalığın standart tedavisinin yerine geçecek ve devam eden tedaviyi aksatacak şekilde yapılamayacağı ve bu hususun bireylere açık bir şekilde anlatılacağı ve onaylanmış rıza formunda belirtileceği, tabip ve diş tabibi olmayan uygulama alanında temel eğitimi bulunan sağlık meslek mensuplarının ise, sertifikalı tabip ve diş tabiplerinin gözetimi ve denetimi altında uygulamalara katılacağı hususunun açıkça hüküm altına alındığı anlaşıldığından, anılan hükümde kamu yararı ve hukuka aykırılık görülmediği,
Yönetmeliğin 9. maddesinde, uygulamaların, Bakanlıkça yetkilendirilmiş ünite ile uygulama merkezlerinde ve ilgili alanda "uygulama sertifikası" bulunan tabip ve sadece diş hekimliği alanında olmak üzere diş tabibi tarafından yapılabileceği, uygulama alanında temel eğitimi bulunan sağlık meslek mensuplarının da merkez ve ünitelerde sertifikalı tabiplere uygulamada yardımcı olabileceği, diş hekimliği uygulama ve araştırma merkezlerinde, diş hastanelerinde ve ağız ve diş sağlığı merkezleri ile diş polikliniklerinde sadece diş hekimliği alanında uygulama yapılabileceğinin hüküm altına alındığı,
1219 sayılı Kanun'un Ek 13. maddesinde, tabipler ve diş tabipleri dışındaki sağlık meslek mensuplarının, hastalıklarla ilgili doğrudan teşhiste bulunarak tedavi planlayamayacağı ve reçete yazamayacağı kuralının yer aldığı, buna göre, sağlık meslek mensuplarının, geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamaları alanında eğitim almak ve sertifikalarını onaylatmak şartıyla hekim yönlendirmesi ve onlarla birlikte bu uygulamaları yapmaları mümkün olabileceğinden dava konusu düzenlemede bu yönüyle hukuka aykırılık bulunmadığı,
Yönetmeliğin 10. maddesinde; uygulama merkezi ve ünitelerin çalışma usul ve esaslarına ilişkin kuralların düzenlendiği, maddenin 2. fıkrasında, Kültür ve Turizm Bakanlığından belgeli konaklama tesislerinde, tesiste konaklayan ve sadece akut tedavisi tamamlanmış kişilere uygulanmak kaydıyla Bakanlıkça uygun görülen uygulamalara yönelik birimin, planlama kapsamında kurulabileceği kuralına yer verildiği,
Davacı tarafından, ilgili mevzuatın yalnız hekimlere tanıdığı özel sağlık kuruluşu açma hakkının, turistik amaçlı kurulmuş konaklama tesislerine de tanındığı, hekim olmayan kişilerin ayakta teşhis ve tedavi hizmeti vermek üzere yetkilendirilmesinin 1219 sayılı Kanun'a ve Anayasa'ya aykırı olduğu iddia edilerek düzenlemenin iptali istenildiği,
Davalı idarenin savunmasından, anılan hükme göre sağlık kuruluşlarının kendi kadro ve kapasitelerini kullanarak konaklama tesislerinde ünite açabileceği ve sadece ünitede yapılabilecek uygulamaları yapacağı, bu uygulamanın amacının, mevcut durumda zaten fiilen var olan bir durumu hukukî düzenlemeye kavuşturarak disipline etmek böylece halk sağlığını korumak ve suistimallerin önüne geçilmesini temin ederek bu alanda da denetim sağlamak olduğunun anlaşıldığı, bu bağlamda, konaklama tesislerinde akut tedavisi tamamlanmış hastalara yönelik olarak yapılacak geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamalarının, tıp biliminin ışığı altında disiplin altına alınmış olarak Yönetmelik'tebelirlenen çalışma usul ve esasları çerçevesinde yürütüleceğinin muhakkak olduğu,
Buna göre, sağlık kurum ve kuruluşlarının ülke genelinde eşit, kaliteli ve verimli hizmet sunacak şekilde planlanmasını koordine etmekle ve kamu ve özel bütün sağlık kurum ve kuruluşlarının kurulması ve işletilmesinde kaynak israfı ve atıl kapasiteye yol açılmaksızın kaliteli hizmet arzı ve verimliliğini esas almakla yükümlü davalı idare tarafından, sağlık turizmi kapsamında yurt dışından veya yurt içinden gelerek konaklama tesislerinde konaklayan akut tedavisi tamamlanmış kişilere yönelik olarak geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamalarının yapıldığı birim kurulmasına izin verilmesine yönelik düzenlemede, kamu yararı ve hizmet gereklerine, dayanağı mevzuat hükümlerine aykırılık bulunmadığı,
Anılan maddenin 3. fıkrasında,hastaya ve uygulamalara ilişkin verilerin elektronik ortamda talep edilmesi halinde, kişisel sağlık verilerinin mahremiyeti gözetilerek, Bakanlığa gönderilmesinin zorunlu olduğu kuralının yer aldığı, Anayasa'nın 20. maddesinin üçüncü fıkrasının son cümlesinde, "Kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usuller kanunla düzenlenir."hükmüne yer verilerek kişisel verilerin korunması hakkı anayasal güvenceye bağlandığı ve bu şekilde kamu makamlarının keyfî müdahalelerine karşı koruma altına alındığı,
Davacı tarafından, kişisel verilerin işleyişi ile ilgili olarak, usul ve esasların kanunla belirlenmesinin anayasal bir zorunluluk olduğu, dava konusu Yönetmeliğin dayanağı olan 663 sayılı Kanun Hükmünde Kararname'nin 47. maddesinin birinci, ikinci ve üçüncü fıkralarının, Anayasa Mahkemesi'nin 04/12/2014 tarih ve E:2013/114, K:2014/184 sayılı kararı ile iptal edildiği, böylece dava konusu Yönetmelik hükmünün dayanağının ortadan kalktığı, Bakanlığın kişinin yazılı onayı olmaksızın kişisel verileri ve sağlık kayıtlarını toplama yetkisinin bulunmadığı, düzenlemenin üst hukuk normlarına aykırı olduğu ileri sürülerekiptalinin istenildiği,
Anayasa'nın 20. maddesine 5982 sayılı Kanun'un 2. maddesi ile eklenen fıkrada, "Herkes, kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir. Bu hak; kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler hakkında bilgilendirilme, bu verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsar. Kişisel veriler, ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebilir. Kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usuller kanunla düzenlenir." hükmüne yer verildiği,
Anayasa'nın bu hükmünde kişisel verilerin korunmasını isteme hakkının neleri kapsadığı hususunun özellikle vurgulanmış olması karşısında, hassas veri kabul edilen kişisel sağlık verilerinin toplanması ve işlenmesinin kapsamı, koşulları ve bu verilerin korunmasına ilişkin usul ve esasları içermeyen yasal düzenlemelerin, Anayasa'nın 20. maddesinde öngörülen kişisel verilerin korunmasına ilişkin usul ve esasların ancak kanunla düzenlenebileceğine ilişkin güvenceyi sağlamaktan uzak olduğu sonucuna ulaşıldığı,
Bu kapsamda, dava konusu Yönetmelik kuralının dayanağı olan 663 sayılı Kanun Hükmünde Kararname'nin 47. maddesinin 1. ve 3. fıkralarının Anayasa Mahkemesi'nin 14/02/2013 tarih ve E:2011/150, K:2013/30 sayılı kararı ile iptal edilmesinin ardından 02/08/2013 tarih ve 28726 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 6495 sayılı Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un 73. maddesinin (h) bendinin üçüncü alt bendi ile 663 sayılı Kanun Hükmünde Kararname'nin Anayasa Mahkemesince iptal edilen hükümlerinin yeniden düzenlendiği, bu kez de anılan hükmün Anayasa Mahkemesi'nin 04/12/2014 tarih ve E:2013/114, K:2014/184 sayılı kararıyladava konusu kuralla sadece demokratik toplum düzeni yönünden zorunlu olan sınırlamalar değil, özel hayatın ve kişisel verilerin korunması haklarına yapılabilecek her türlü sınırlamaya izin verilmesi, bir başka ifade ile kuralda anılan haklara sınırlama getirilirken sınırlama aracının sınırlama amacına uygun ve orantılı olarak kullanılmasını temin edecek güvencelere yer verilmemesinin ölçülülük ilkelerine aykırı düştüğü gerekçesiyle iptal edildiği,
Son durumda ise, 07/04/2016 tarih ve 29677 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu'nun 30. maddesi ile 663 sayılı Kanun Hükmünde Kararname'nin 47. maddesinin yeniden düzenlendiği,
Bununla birlikte anılan Kanun'un 30. maddesi ile 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu'nun 3. maddesinin (f) bendinin de, "Herkesin sağlık durumunun takip edilebilmesi ve sağlık hizmetlerinin daha etkin ve hızlı şekilde yürütülmesi maksadıyla, Sağlık Bakanlığı ve bağlı kuruluşlarınca gerekli kayıt ve bildirim sistemi kurulur. Bu sistem, e-Devlet uygulamalarına uygun olarak elektronik ortamda da oluşturulabilir. Bu amaçla, Sağlık Bakanlığınca, bağlı kuruluşları da kapsayacak şekilde ülke çapında bilişim sistemi kurulabilir." şeklinde değiştirildiği,
Her ne kadar 663 sayılı Kanun Hükmünde Kararname'nin 47. maddesi ve 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu'nun 3. maddesinin (f) bendi yeniden düzenlemiş ise de sonradan yürürlüğe giren yasal düzenlemelerin önceden yürürlüğe giren Yönetmeliğin dayanağı olamayacağının açık olduğu, bu durumda yasal dayanaktan yoksun hale gelen davakonusu düzenlemede hukuka uyarlık bulunmadığı,
Yönetmeliğin 13. maddesinde, Yönetmelik kapsamındaki sertifikalı eğitimlerin, 04/02/2014 tarih ve 28903 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Sağlık Bakanlığı Sertifikalı Eğitim Yönetmeliği kapsamında, Bakanlıkça eğitim vermek üzere yetkilendirilmiş merkezler tarafından verileceğinin düzenlendiği,
Sağlık Bakanlığınca tescil edilecek sertifikalara ilişkin usul ve esasları düzenlemek amacıyla hazırlanan Sağlık Bakanlığı Sertifikalı Eğitim Yönetmeliği'nin 5. maddesine göre, her bir eğitim alanı için kurulan bilimsel komisyona, sertifikalı eğitimin süresi, müfredatı, merkezin niteliği, program sorumlusunu, eğitici ve programa katılacak katılımcıların niteliklerini, eğitim materyallerini, eğitim sonunda uygulanacak sınavların usul ve esaslarını, sertifikanın geçerlilik süresi ve yenilenmesi ile eğitim programının denetim usul ve esaslarına ilişkin standartları belirleme yetkisinin verildiği, maddenin devamında ise belirlenen standartların Bakanlığın internet sayfasında yayımlanacağının düzenlendiği,
Diğer taraftan, 663 sayılı Kanun Hükmünde Kararname'nin 22. maddesinde, tıpta uzmanlık eğitimi ve uzman insan gücü ile ilgili görüşler vermek hususunda Tıpta Uzmanlık Kurulunun yetkili kılındığı, 26/04/2014 tarih ve 28983 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Tıpta ve Diş Hekimliğinde Uzmanlık Eğitimi Yönetmeliği'nin 5. maddesinin 1. fıkrasının (j) bendine göre, sertifikaları Bakanlıkça tescil edilecek olan ve uzmanlara yönelik olan sertifikalı eğitim programları ile ilgili olarak verilecek görüşün Kurulun görevleri arasında yer aldığı,
Davacı tarafından, söz konusu düzenlemede, Yönetmelik ekinde sayılan işlemler için sertifika alınması zorunlu kılınmışken Tıpta Uzmanlık Kurulunun görüşüne başvurulmadığı, uygulamaların sertifikalı hekim tarafından yapılacağı belirtilmekle beraber hekimlerin uzman hekim mi yoksa pratisyen hekim mi olduğu hususunun belirlenmediği, uzmanlık ayrımlarına gidilmediği, eğitim sürelerinin açıkça belirlenmediği, hastalık tanısının ne zaman kim tarafından konulacağının, hastanın ne zaman ve kim tarafından bu uygulamalara yönlendirileceğinin açık ve net olarak gösterilmediği, bu yönüyle düzenlemenin üst hukuk normlarına, usule ve hukuka aykırı olduğu, hekimler yönünden ise, uzmanlık eğitimi sırasında edindikleri bilgi, beceri ve deneyimin yeterli sayılmayarak sertifika alınmaya zorlandığı, uzmanlık gerektiren işlerin de uzman olmayan hekimlerce yapılmasına olanak tanındığı, bu yönüyle düzenlemenin hukuka aykırı olduğunun iddia edildiği,
Dosyanın incelenmesinden ve davalı idarenin savunmasından; Tıpta Uzmanlık Kurulunca yayınlanan tıpta ve diş hekimliğinde uzmanlık çekirdek eğitim müfredatlarının incelendiği, geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamaları kapsamındaki sertifikalı eğitim programlarının, klasik tıp ve tıpta uzmanlık eğitimiyle ilgisi olmayan tamamlayıcı ve destekleyici nitelikte uygulamalara ilişkin olduğu, eğitim ve uygulama için tabip olmanın gerekli ve yeterli şart olduğu, dolayısıyla ortada münhasıran "uzman hekimlere" yönelik olarak düzenlenmesi plânlanan veya Tıpta ve Diş Hekimliğinde Uzmanlık Eğitimi Yönetmeliği kapsamında uzman hekimlik temelinde yükselmesi gereken bir eğitim mevcut olmadığından Tıpta Uzmanlık Kurulundan görüş alınmasını zorunlu kılan bir durumun bulunmadığı, dava konusu Yönetmeliğin Ek-3 numaralı ekinde yapılabilecek uygulamaların tanımı, uygulama yapmaya yetkili personel, uygulanabileceği durumların, ünite ve uygulama merkezi ayrımı ile sıralı sayı ile belirlendiği, uygulama yapılamayacak durumların da yine sayma metodu ile belirlendiği, böylece yanlış uygulamaların, istismarın ve sömürünün önüne geçilmek istendiği ve uygulamaların eğitimli tabip ve alanları ile ilgili diş tabipleri tarafından uygulanacağının ortaya koyulduğu, uygulamaların, daha önce belli bir hastalık için tanı almış ve modern tıp ile tedavi olan hastalara, hastayı takip eden doktorunun bilgisi dâhilinde yapılabildiği, anılan uygulamaların, hekimlere uyguladıkları tedavileri çeşitlendirme ve hastayı daha kısa sürede ve daha etkin olarak tedavi etmeye yardımcı olan uygulamalar olduğu, konvansiyonel tıbbın yerine ikame edilmeye çalışılmadığı, söz konusu düzenleme ile uluslararası standartlara uygun, asıl işi eğitim ve araştırma olan sağlık kurumlarında hekim ve hekim gözetiminde sağlık meslek mensubuna uygulama yetkisi verilmek istendiği, anılan Yönetmeliğin 1219 sayılı Kanun'un Ek-13. maddesinin amir hükmü gereği hazırlandığı anlaşıldığından, dava konusu düzenlemede, üst hukuk normlarına ve hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle,
27/10/2014 tarih ve 29158 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Yönetmeliği'nin 10. maddesinin 3. fıkrasının 2. cümlesinin iptaline, diğer maddeler bakımından ise davanın reddinekarar verilmiştir.
TEMYİZ EDENLERİN İDDİALARI:
Davacı tarafından,dava konusu Yönetmeliğin tıp biliminin gerektirdiği çalışmalar yapılmadan hazırlandığı, hazırlık aşamasında geleneksel ve alternatif tıp alanında başka ülke ve kuruluşların uygulama ve çalışmalarının incelenmiş olmasının düzenlemeye bilimsel bir nitelik kazandırmayacağı, söz konusu çalışmaların henüz tamamlanmamış çalışmalar olduğu, taslak çalışmalarına Birlik ve tıpta uzmanlık derneklerinin çağrılmamış olmasının hukuka aykırı olduğu, uygulamaların etkilerinin ortaya konulamadığı, bilimsel bir süreçten hazırlanan düzenlemelerin kamu yararına ve hukuka aykırı olduğu, Yönetmelik kapsamındaki kimi alanların Tıpta Uzmanlık Eğitimi çekirdek eğitim müfredatı içinde yer aldığı, bu nedenle dava konusu düzenlemenin hazırlanması sürecinde Tıpta Uzmanlık Kurulunun görüşünün alınmamış olmasının hukuka aykırı olduğu, tıpta uzmanlı eğitimi ile edinilen bilgi, beceri ve deneyimin, sertifikalı eğitim yolu ile kişilere kazandırılmak istenildiği, Yönetmelik'te eğitim standartları, eğitici ve eğitim kurumlarının özelliklerine ilişkin hususların düzenlenmediği, hastaların hangi koşullarda geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamalarına yönlendirileceğinin belirsiz olduğu, Ek-3'te yer alan uygulamaların bilimselliğinin kanıtlanmadığı, uygulama alanlarının istismara açık olduğu ve bu konuda davalı idarece etkin bir denetim mekanizmasının oluşturulmadığı, Bilim Komisyonunda görevli hekimlerin uygulamaların tamamı hakkında bilgi sahibi olmalarının mümkün olmadığı, Ek-3'te sayılan uygulamaların endikasyonlarının birden fazla uzmanlık alanının çalışma konusuna girdiği, Bilim Komisyonunda meslek kuruluşları ve tıpta uzmanlık derneklerinden temsilcilerin katılımının sağlanmamasının eksiklik olduğu, oluşturulan alt komisyonlarda hekim olmayan kişilerin de yer aldığı, bu durumun komisyonun bilimsel bir özellik taşımadığının göstergesi olduğu, kanunen yalnızca hekimlere ait olan sağlık kuruluşu açma hakkının Yönetmelik ile konaklama tesislerine de verildiği, hekim olmayan gerçek ve tüzel kişilerin ayakta teşhis ve tedavi hizmeti vermek üzere yetkilendirilmesinin açıkça hukuka aykırı olduğu, 5510 sayılı Kanun'un 64. maddesinde geleneksel, tamamlayıcı ve alternatif tıp uygulamalarına ilişkin finansmanların Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından karşılanmayacağının açıkça belirtildiği, söz konusu uygulamaların hastalıkların tedavisinde etkili ve yararlı olduğu kanıtlanmış ise Kurumca finanse edilmesi gerektiği, ancak söz konusu uygulamaların ücretlerinin vatandaşlar tarafından karşılandığı ve bunun da sağlık hizmetine erişimi engellediği ileri sürülmektedir.
Davalı idare tarafından, 07/04/2016 tarih ve 29677 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu'nun 30. maddesi ile 663 sayılı Kanun Hükmünde Kararname'nin 47. maddesinin yeniden düzenlendiği, dava devam ederken yürürlüğe giren ve dava konusu Yönetmeliğin 10. maddesinin 3. fıkrasının dayanağını oluşturan bu yasal düzenleme dikkate alınarak uyuşmazlığın çözüme kavuşturulması gerektiği belirtilerek, Daire kararının anılan düzenlemenin iptali yolundaki kısmının bozulması gerektiği ileri sürülmektedir.
KARŞI TARAFIN SAVUNMALARI:
Davacı tarafından, Danıştay Onbeşinci Dairesince verilen kararın iptale yönelik kısmının usul ve hukuka uygun bulunduğu ve davalı tarafın temyiz dilekçesinde öne sürülen nedenlerin, kararın bu kısmının bozulmasını gerektirecek nitelikte olmadığı belirtilerek temyiz isteminin reddi gerektiği savunulmaktadır.
Davalı idare tarafından, Danıştay Onbeşinci Dairesince verilen kararın davanın reddine ilişkin kısmının usul ve hukuka uygun bulunduğu ve davacı tarafın temyiz dilekçesinde öne sürülen nedenlerin, kararın bu kısmının bozulmasını gerektirecek nitelikte olmadığı belirtilerek temyiz isteminin reddi gerektiği savunulmaktadır.
DANIŞTAY TETKİK HÂKİMİ K1'NİN DÜŞÜNCESİ: Temyiz istemlerinin reddi ile Daire kararının onanması gerektiği düşünülmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Karar veren Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunca, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
HUKUKİ DEĞERLENDİRME:
Dava, 27/10/2014 tarih ve 29158 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Yönetmeliği'nin ekleriyle birlikte tamamının iptali istemiyle açılmış olmakla birlikte, Kurulumuzca temyiz incelemesi, tarafların temyiz dilekçelerinde ileri sürülen iddialarla sınırlı olarak yapılmıştır.
Danıştay dava dairelerinin nihai kararlarının temyizen incelenerek bozulması, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 49. maddesinde yer alan;
"a) Görev ve yetki dışında bir işe bakılmış olması,
b\) Hukuka aykırı karar verilmesi,
c)Usul hükümlerinin uygulanmasında kararı etkileyebilecek nitelikte hata veya eksikliklerin bulunması" sebeplerinden birinin varlığı hâlinde mümkündür.
Temyizen incelenen karar usul ve hukuka uygun olup, temyiz dilekçelerinde ileri sürülen iddialar kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.
Diğer yandan, davacı tarafından 5510 sayılı Kanun'un 64. maddesi uyarınca geleneksel, tamamlayıcı, alternatif tıp uygulamalarının finansmanının Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından karşılanmadığı, söz konusu uygulama ücretlerinin uygulamadan yararlanan vatandaşlarca karşılandığı, bunun ise sağlık hizmetine erişim hakkını engellediği ileri sürülmüş ve dava dilekçesinde bu yöndeki iddialar ile Yönetmeliğin 11. maddesi ile Ek-3. bölümünün iptalinin istenilmesine rağmen Daire tarafından bu iddialar değerlendirilmeden esas hakkında karar verildiği, eksik değerlendirme ve gerekçeyle verilen Daire kararının bu nedenle bozulması gerektiği ileri sürülmekte ise de; anılan uygulamaların finansmanının sağlanması hususunun davalı idarenin görev ve yetkisi dışında kaldığı, konunun sosyal güvenlik sisteminin finansal kapasitesi ile ilgili olduğu ve geri ödeme sistemine ilişkin bu uygulamanın yasal bir düzenleme ile kurala bağlandığı anlaşıldığından, Daire kararının bu kısmına yönelik davacı iddiaları, bozma sebebi olarak görülmemiştir.
Ayrıca, davalı idare tarafından 07/04/2016 tarih ve 29677 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu'nun 30. maddesi ile 663 sayılı Kanun Hükmünde Kararname'nin 47. maddesinin yeniden düzenlendiği, dava devam ederken yürürlüğe giren ve dava konusu Yönetmeliğin 10. maddesinin 3. fıkrasının dayanağını oluşturan bu yasal düzenleme dikkate alınarak uyuşmazlığın çözüme kavuşturulması gerekirken, anılan düzenlemenin iptali yolunda verilen Daire kararının bozulması gerektiği ileri sürülmekte ise de, sonradan yapılan kanun değişikliğine istinaden davalı idarece her zaman konuya ilişkin düzenleme yapılması mümkün olduğundan, davalı tarafın bu kısma ilişkin temyiz iddialarına itibar edilmemiştir.
KARAR SONUCU:
Açıklanan nedenlerle;
1\. Tarafların temyiz istemlerinin reddine,
2\. Yukarıda özetlenen gerekçeyle kısmen davanın reddi, kısmen dava konusu düzenlemenin iptali yolundaki Danıştay Onbeşinci Dairesinin temyize konu 21/03/2018 tarih ve E:2014/10178, K:2018/2789 sayılı kararının ONANMASINA,
3\. Kesin olarak, 04/05/2020 tarihinde oybirliği ile karar verildi.